BASIN AÇIKLAMASI

 

Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 8 Mart gibi kadınlar için özel bir günde başlayan ve kamuoyundaki tüm tepkilere rağmen halen devam eden, “bütün kadınlar en az 3 çocuk doğursun” şeklinde gazete ve televizyonlarda verdiği mesajlar biz Halk Sağlığı Uzmanlarını kaygılandırmaktadır.

Çünkü; ülkemiz genç bir nüfus yapısına sahip olup nüfusun yarısı 24 yaş ve altındadır, yani her iki kişiden biri, çocuk ya da gençtir. Genç nüfus içinde işsizlik oranı, iş bulmaktan ümidini kesmiş olanlarla birlikte %15’in üzerinde olup, sosyal sigorta sistemindeki dengeleri etkileyen temel unsurları yüksek işsizlik oranı ile ülkemiz ekonomisinin kayıt dışı istihdam yapısı oluşturmaktadır.

 

Ülkemizde nüfus artış hızı binde 1,8 olup, bir kadının doğurganlık yaşamı boyunca sahip olduğu ortalama çocuk sayısı 2,2’dir. Biliyoruz ki, toplam doğurganlık hızı 2.1 ise, nüfus durağandır. Bu sayının üzerinde ise, nüfus hala artıyor demektir. Yani, Sayın Başbakan’ın söylediğinin aksine, bilimsel verilere göre ülkemizde nüfus azalmıyor, hala artış göstermektedir.

 

Bunun yanı sıra; çocuk sahibi olmak sadece çocuğun doğması anlamına gelmemekte; doğan her çocuğun sağlıklı yaşatılması gerekmektedir. Doğan her çocuğun sağlık hizmetlerine ulaşma hakkı ve eğitim alma hakkına ulaşmasını sağlamak ülkelerin temel sorumluluklarıdır. Bugün ülkemizde, yılda oluşan 1,7 milyon gebeliğin ancak 1,3 milyonunun canlı doğumla sonuçlandığını hatırlatmak isteriz. Ülkemizde her yıl doğan canlı doğan bebeklerden 38 bini bir yaşına gelemeden ölmekte, 23 bini ise zaten ölü doğmaktadır. Yani; ülkemizde her yıl çeşitli nedenlerle ölüm riski altına giren 61 bin bebek kurtarılamamaktadır. Bebeklerin yaşatılamamasının en önemli nedenlerinden birini ise, doğumların sık ve kısa aralıklarla yapılması oluşturmaktadır. Bir başka deyişle aile planlaması hizmetlerine gereksinim duyan ailelere bu hizmetlerin ulaştırılamaması nedeniyle ülkemizde her yıl binlerce bebek yaşamını yitirmektedir.

 

Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırmasına (2003) göre; ülkemizde yaklaşık her üç aileden ikisi artık daha fazla çocuk sahibi olmak istememektedir. Bununla birlikte; “istedikleri zaman ve istedikleri sayıda çocuk sahibi olma yaklaşımı olan aile planlaması hizmetlerine” ulaşamamaktadırlar. Aile planlaması gereksinimi karşılanamayan kadınlarımız, bir önceki gebelikte bedenlerinden kaybettiklerini daha yerine koyamadan sık aralıklarla gebe kalmakta ve sağlıksız bebeklere sahip olmakta ya da bebeklerine yeterli bakım sağlanamadığı için ölmektedirler.

 

Böyle bir ülkede özellikle ülkenin önemli yönetim kademelerinde olan toplum liderlerinin aile planlamasına yönelik çalışmaların gereksiz olduğu şeklinde algılanabilecek açıklamalarda bulunması, ancak toplumun ihtiyaçları ile ilişkili olmayan talihsiz girişimler olarak değerlendirilebilir. Kadınlara “en az üç çocuk doğurun” çağrısının yapılması ve aile planlaması hizmetlerinin rafa kaldırılması, doğacak bebekleri “ölmek üzere doğurun” anlamına gelecek yanlış ve bilimle bağdaşmayan bir yaklaşımdır. Aşırı doğurganlık yalnızca bebekler ve onların annelerini değil, her yaştaki bireyleri etkilemektedir. Hele ki kaynak dağıtımının hakkaniyete uygunluğunun gözetilmediği ülkemizde aşırı doğurganlık-yüksek anne ve bebek ölümü ve hastalığının yanında, eğitimsizlik, işsizlik ve yoksullukla “terbiye edilebilecek” büyük bir emek/kas gücü oluşturacaktır. Bu da yaşlanan-varsıl dünyanın ucuz emek ve asker ihtiyacını karşılamak üzere uygun bir ortam demektir.

 

Bu konuda yaşanan bir diğer olumsuzluk ise; aile doktorluğu pilot uygulamasına geçilen illerde aile planlaması hizmetlerinin olumsuz etkilenmesi sorunudur. Bu illerde aile doktoru ve aile sağlığı elemanı olarak istihdam edilen personelin aile planlaması konularında eğitim almış olması zorunluluğu bulunmamakta ve pek çok kişi aile doktoru olarak seçtikleri kişilerden aile planlaması hizmeti alamamaktadırlar. Bu da, 1965 yılından bu yana sağlık sektörünün yoğun emekleriyle, bir temel sağlık hizmeti olarak yerleştirdiği ve geliştirerek sunmaya çalıştığı aile planlaması hizmetlerinin gerilemesine neden olmaktadır.

 

Ayrıca; özellikle son dönemde ülkemizde sayıları az da olsa kamuda çalışan hekimler arasında aile planlamasına yönelik olumsuz bir bakışın ortaya çıktığı ve buna yöneticiler tarafından müdahale edilmediği görülmektedir. Oysa, bir hekimin kendi düşünce ve inançlarından yola çıkarak hastasının tercihini etkileme yoluna gitmesi kesinlikle kabul edilemez.

 

Kadınlara “en az” (!) üç çocuk doğurma çağrısı yapan sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a, Sayın Sağlık Bakanı Recep Akdağ’a ve diğer yetkililere, doğurganlığın artırılmasının Türkiye’nin nüfus, sosyal, ekonomi ve sağlık politikalarını olumsuz olarak etkileyeceğini hatırlatmak isteriz. Sayın Başbakan’ımızın ve diğer yetkililerin dilinin sürçtüğüne inanmak istiyor, ülkemizin işsizlik korkusu olmadan, insanca yaşama koşullarına ve sağlık hakkına kavuşmuş bireylerin sayısının artırılmasına gereksinimi olduğunu tekrarlıyor, açıklamaların yanlışlığını üzüntü ile kamuoyuna duyururuz

 

 

 

Halk Sağlığı Uzmanları Derneği Yönetim Kurulu

15 Nisan 2008